Nükleer Enerji Ötesi, İleri Enerji, Türkiye

Nükleer Enerji Ötesi, İleri Enerji, Türkiye

Bu sesi her nerde duysam içim ürperir, hüzünlenir, dalar giderim. Açık kapıdan sokağa yayılan Seha Okuş’un sesiydi. ‘Hasretinle Yandı Gönlüm’ türküsüydü bu. Söz ve müziği Yalçın Tura tarafından ‘Dönüş’ filmi için hazırlanmıştı. 1972’de Seha Okuş tarafından “Hasretinle Yandı Gönlüm/Niye Küstün” 45’lik plak olarak çıkmıştı. Nedendir bilmiyorum ancak bu sesle bu türküyü ne vakit dinlesem bilmediğim diyarlara dalar giderim.

Eskici Amcamın dükkânının önündeyim. Beni benden alıp götüren o ses kulaklarımda yankılanırken, o etkiden sıyrılıp yavaşça içeri girdim. Dükkândan sokağa yayılan bu ses, benden başka kimsenin dikkatini çekmiyordu sanki. Belki de benim için özel olmasından kaynaklanıyordu, bilemiyorum.

“Hasretinle yandı gönlüm

Yandı yandı, söndü gönlüm

Evvel yükseklerden uçtu

Düze indi şimdi gönlüm…”

Mısralarıyla başlayan bu türkü Yalçın Tura’nın eseriydi. Yalçın Tura da ben temel göre müzik dehalarımızdan hatta Anadolu ezgilerimizi zenginleştiren müstesna sen temeltkârlarımızdan birisiydi. Öyle düşünüyorum ki bu parça en çok Seha Okuş’un sesine yakışıyor ve hiç kimse hasreti, özlemi onun kadar ruha hissettiremez. Ya da belki de ben temel öyle geliyordur. Sonuçta müzik zevki kişiye özeldir, değil mi?

Türkü sona erdiğinde dükkândaydım. Yerler yeni süpürülmüş, sulanmıştı. Etrafta taze bir temizlik kokusu ve serinlik… O anı ancak böyle anlatabilirim. Güneş ışıkları camlardan içeriye süzülürken adeta eşyaların üstünde ahenkle dans ediyordu. Hep loş gördüğüm bu mekân, bugün ben temel daha bi aydınlık gelmişti. Plakçaların parçanın bittiğini gösteren o ‘tık’ sesini duymuştum. Türkünün ardından dükkân sessizliğe bürünmüştü. Eskici Amcam ortalıkta yoktu. Sanırım arka taraftaydı.

Şimdi de sessizliğe alışan kulaklarım saatlerin tik-taklarını duymaya başlamıştı. Çok enteresan, az önce bu sesler hiç dikkatimi çekmemişti. Masanın önündeki koltuğa sessizce oturdum. Kapının açık olması içerisini soğutmuştu ama üşümüyordum.

Masanın ucuna kadar gelmiş hemen hemen düşecek olan çivit mavisi seramik rıhdan ve hokkayı az daha geriye iterek, emniyete aldım. Önümdeki sehpanın üstünde duran geniş gümüş kabın içindeki mızrak ve ok uçlarına geçirilen temrenleri elime alıp öylesine incelemeye başladım. Kim bilir kimler yapmışlardı bunları, hangi eller dokunmuştu. Eskiden insanlar için hayati öneme sahip bu eşyalar şimdi bizim için sıradan birer nesneydi. Zaman neleri değiştirmiyor ki…. Aynı kâse içerisinde boynuzdan yapılmış iki baş pare de vardı. Bağadan yapılma enfiye kutusu da bunların arasındaydı. Eskici Amca tüm bunları neden bu kâse içerisinde karıştırmış diye içimden geçirdim.

Karşımda duvarda asılı duran sedef kakmalı, sanırım öd ya da abanoz ağacından yapılmış, eskilerde yaşlıların minderde otururken koltuk altlarına dayadıkları mütteka, işçiliği ile göz kamaştırıyordu.

Onun hemen yanında camaltılar vardı. Sıra sıra asılmış; amentü gemisi, besmele, camii…

Oldukça eski ahşap ve nakış nakış işlenmiş büfenin üstünde iki adet usturlap vardı. Daha önce dikkatimi çekmemişti. Belki de yeni çıkardı Eskici Amcam bunları.

Her nedense bu antika dükkânına girdiğimde kendimi hep eski eşyaları incelerken buluyordum. Sanki hepsi dile gelip ben temel bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Konuşmaya çalışıyorlar ama ben anlamıyordum ki.

Eski dediğimiz bu eşyalar; bizim mazimiz, tarihimiz, kültürümüz. Bunların hepsinde; alın teri, el emeği, göz nuru var. İşte belki de bizi çeken yönü de o. Makinelerde, fabrikalarda üretilenlerde ruh yok. Ben temel hep öyle gelir. Bu antika dükkânı, geçmişle aramızdaki özel bir bağdı. Çağların ötesinden bizlere sesleniyorlar, sanki bizimle konuşmaya çalışıyorlardı. Ama o dili kim bilebilir? Buradaki eşyaların üzerlerine yılların yorgunluğu sinmiş ve adeta insen temel zamanda yolculuk yaptırıyorlardı. Şimdi bir ölüm sessizliği hâkimdi bu yaşanmışlık kokan eşyalarda. Çoğu insan için artık bir meta haline gelmiş, alıcılarını bekliyorlar. Kadir kıymet bilenler de var ama onlar da çekiliyor yaşamdan sanki. Bu eşyaların birçoğu evlerden buralara geliyor. Onlara gözü gibi bakan, kıymetini bilen insanlar göçünce yaşamdan; geride kalan evlatları bir alıcı getirip satıveriyor hoyratça, acımasızca ve men temelsız bir sevinçle bu eşyaları. Oysa o tarihi eşyalara ne anlamlar yükleyenler vardı. Hatırası olan, yaşanmışlığı olan… Bir gaz ocağı deyip de geçme. Onda ne yoksulluklar kaynatılmış, nice aşlar pişmiş, karınlar doymuş. Yeni nesil ne bilsin kıymetini bu eşyaların? Ne anlasın dillerinden? Hele bir de kadirşinas bir gelin yoksa ‘bu eskilerle kim uğraşacak’ deyip fırlatıveriyor sokağa umarsızca tüm hatıraları ve hafızası olan eşyaları… Şanslı olan eşyalar dağılıyor antika dükkânlarına. Bir süre daha makineye bağlı gibi, suni bir yaşam sürüyorlar. Değerini bilen biri çıkarsa şans eseri, eşya komadan çıkıp yeniden hayat buluyor. Maalesef çok azı kurtulabiliyor… Zamen temel yenik düşenler kaybolup gidiyorlar. En şanslıları çok daha iyi bakım merkezleri olarak kabul gören müzelerde hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Tıpkı lüks huzur evleri gibi…

Ne yaparsın, devran böyle. “Her diri ölecek, her yeni eskiyecek…”

Ben böyle dalıp gitmişken eski eşyaların hal-i pür melaline, birden gıcırdayan kapının sesiyle uyanıverdim hayal âleminden. Eskici Amcam kan ter içerisinde elinde bir sürü evrak ve bir kitapçık ile içeriden çıkageldi.

Beni görünce:

“Ooo Eren’im. Hoş gelmişsin. Duymadım geldiğini. Bir kitap, bir evrak arıyordum.” dedi.

“Efendim, ben de yeni geldim. İşiniz vardır diye içeri bakmadım, şuracıkta oturup unutulmaya mahkûm insanlarla aynı kaderi yaşamakta olan eski eşyaları analiz edip düşünüyordum.” diye cevap verdim.

Eskici amca elindekileri masaya bıraktı.

“Eee hayat bu. Kimleri öğütmedi ki. İnsan şu eşyalara bakıp da ibret bile almıyor. Ne garip değil mi Eren’im?”

Eskici Amca elindeki kitap ve evrakları masasına koydu. Gözlüklerinin camını yeleğinin ucuyla sildi. Üzerinde uzun yün bir hırka vardı. Tekrar masaya bıraktığı kitapçığı eline aldı.

“Hayırdır Eren, kitapla aynı anda geldiniz. Demek ki bu bir işaret. İşaretler ilmini az çok bilirsin değil mi? Zamanın var mı evladım?”

“Evet, evet” diye heyecan ile cevap verdim. Biliyordum ki bu soru, yeni bir konunun varlığını açığa çıkaracak soruydu. Onlar anlatmasa, onlar bu belgelere sahip çıkıp, bizlerle paylaşmasa, nerden bileceğiz bu konuları. İyi ki onları tanımışım da işin bir ucundan tutmuşum. İyi ki…

Eskici Amcam elindeki gri renkli kitapçığı karıştırdı. Sayfalarına baktı. Bazen başını sallıyor, kimi zaman de bazı sayfalara işaret koyuyordu. Bense sabır ve heyecan ile onu izliyordum. Kim bilir neler düşünüyor? Onları anlatmaya benim kelimelerim yetersiz kalır. Ben burda oturmuş, hazıra konan biri gibiyim. Kim bilir bu belgeler, kitaplar, bilgiler nerden, nasıl elde ediliyor, ne mücadeleler verilmekte… İşin en kolay kısmı ben temel kalıyor. Yazıp, yayınlıyoruz.

Ben aklımdan bunları geçirirken Eskici Amca:

“Hazır mısın evladım? Şimdi buralar sakinken biraz çalışalım. Bugün yine hiç bilinmeyen bir konuya değinelim seninle Değinelim de Türk Devletinin hangi sahada, ne mücadeleler vermiş olduğu bilinsin. Bazı şeylerin ortaya çıkması için zamen temel ve gelişmelere ihtiyaç var. Zamanından önce açıklen temeln bazı bilgiler akil kalabilir. O yüzden her şeyin bir sırası ve zamanı var. İşte şimdi zamanı!” diyerek anlatmaya başladı ben de notlarımı almaya başladım.

Ses kaydı değil de elle not alıyordum. Nedense ses kaydı almamı istememişti.

Elindeki gri kitapçığı bırakıp derin bir nefes alarak anlatmaya başladı.

“Evladım, seninle bugün nükleer enerji ve ötesini konuşacağız. Gerçi önümüzdeki dönemlerde bütün dünya da bu nükleeri konuşacak ya. Neyse şimdi konumuz o değil. Biz en temel meselemize gelelim. Artık bazı şeylerin zamanı geldi. Her şeyin bir zamanı ve sırası var, dedik. Bu anlatacaklarımız sıradan şeyler değil, dünya sistemini değiştirecek şeyler. Artık yeni bir çağ başladı. Türk’ün çağı. Bu çağın gereklerine göre hareket etmek lazım. Kadim bilgilerin gün yüzüne çıkarak, kadim bir milletin yeniden büyük güç olarak sahneye çıkmasının zamanı. Bu çıkış için bazı maddi güçler de gerekir ki bunlardan birisi de enerji.

Çağımızın gerçeklerinden birisi de nükleer enerji. Her alanda avantajları ve dezavantajları olan vazgeçilemeyen bir enerji. Nükleer enerji deyince akla nedense hep nükleer silahlar gelir. İnsanların beynine öyle kodladılar, öcü gibi gösterdiler. Oysa pek çok kullanım alanı var. Bugün artık biliyoruz ki süper güç olmanın yolu nükleer güce sahip olmaktan geçer. Nükleer enerji, devletlerin birbirleri üstünde caydırıcı güç, yaptırım aracı olarak kullanmış olduğu bir unsurdur. Devletler bekaları için, üstünlük elde etmek amacı ile kullandıkları en önemli ögelerinden birisidir nükleer güç. Diğer alanları saymaya gerek yok. Dünya konjonktürünün hızla evrildiği çağımızda bu enerji türünün önemi de ortada.”

Eskici Amca’nın ağzından çıkan “evrildi” sözünü duymak garibime gitmişti. Ne bileyim sanki bu kelime onun kullen temelcağı bir kelime değildi. Ya da ben temel öyle geldi. Belki de konu öyle gerektirdiği için o kelimeyi kullanmıştı. Ben bunları hızlı bir şekilde aklımdan geçirirken o anlatmasını sürdürdü:

“İyi ama Türkiye nükleer enerjinin neresinde? Dedikodu ve fısıltı bilgilerle Türkiye’nin bu güce vakıf olduğu ya da bu konu da geciktiği, ilgisiz kaldığı söylense de durum hiç de öyle değildir. Ciddi bütün devletler gibi bu konuya büyük önem verilmiştir. Bunu yaparken de kör göze parmak olmayacak şekilde, genele açılmadan, gerekli birimlerce ilgi gösterilmekte, sanıldığından çok daha fazla ilgilenilmekte ve çalışmalar yapılmaktadır. Üstelik bu çalışmalar yeni de değildir. Özellikle askeri birimlerimizce köklü takip ve çalışmalar yapıldığı bilinmektedir.”

Eskici Amca elindeki gri kitapçığı ben temel göstererek; “Şu görmüş olduğun yayın bile buna küçük bir örnek teşkil eder. Bilindiği gibi 1947 yılı, SSCB ve Amerika arasındaki soğuk savaşın en hareketli güç gösterisinin başlangıç tarihidir. Birçok enerji türü; petrol ilk sırada olmak üzere elektrik ve alternatif enerjiler, stratejik olarak dünya devletleri arasında önemli ve köklü değişimlerin sebebidir. Birçok ülkede devrimler, darbeler, suikastlar vs. Enerji yüzündendir. O dönemin petrol politikaları, ilgili güçlerce acımasızca kullanılmış, pek çok kanlı olay olmuş ve bu durum yakın zamen temel kadar da süre gelmiştir.” diyerek yine elindeki kitaptan önceden işaretlediği sayfaları ben temel gösterdi. “Bak evladım, burda da bahsediyor. Bunu birazdan sen temel vereceğim, işaretlediğim yerlerin fotoğrafını çekersin.”

“Tamam efendim.” diyerek not almayı sürdürdüm.

“Dünyada başta petrol olmak üzere tüm enerji yatakları, rezervleri tespit edilmeye çalışılmış ve ülkelerin sınırları, sistemleri bu planlar doğrultusunda belirlenmeye çalışılmıştır. Petrol ilk sırada olmak üzere bu enerji rezervlerinin kontrolü de özellikle otoriter, anti-demokratik iktidarlar üstünden sağlanmıştır. Kitapçıkta da göreceğin gibi öngörülen tüm olasılıklar üzerine özellikle tüm petrol sahaları üstünde planlar devreye sokulmuştur. Fakat bu rezervlerin gelişen teknoloji ile beraber nihayetinde sistemin gereksinimlerine yetmeyeceği daha başka alternatif enerji kaynaklarına ihtiyaç olacağı öngörülmüş, ilgili devletlerce nükleer enerji çalışmaları yapılmıştır. Ancak büyük güçler, devletler, kendilerine rakip görülen tüm ülkelere bu çalışmaları yapmamaları için baskı uygulamışlar, çoğuna da yaptırmamışlardır. Dünya ekonomisini yakından ilgilendiren bu sistem tabi ki tüm riskleri göz ardı etmeyecekti. Bu işin bir de bilim ayağı var. Dediğim gibi tüm engellemelere rağmen bazı ülkeler bu çalışmalara eğilmişler ama o ülkelerin de ekonomilerinin ve halklarının başına gelmeyen kalmamıştır.

Böyle bir konjonktürde Türkiye de bu gelişmelere elbette kayıtsız kalmamıştır. Her ne kadar kamuoyu önünde çok lanse edilmese de yüce Türkiye Cumhuriyeti Devleti elinden gelenin fazlasını yapmıştır. Bundan altmış küsur yıl evvel yazılan bu kitaptaki coğrafya ve ülkeler ortadadır. Üstelik de o tarihteki raporlarda bu konu tescillidir. Allah razı olsun Fuad Komutanımızdan. Bu konularda ülkemize büyük hizmetleri oldu. Mebusluğunda da bu konuların önemini TBMM kürsüsünde tekrar tekrar anlatmıştır. Bak evladım, görüyor musun? Ta o zaman nerelere dikkat çekilmiş?” diyerek kitapçıktan bazı satırları gösterdi ve anlatmaya devam etti:

“Kuzey Afrika… Bu satırları dikkatli okursanız, Türk Devletinin ta o zamanlardan neleri takibe aldığı ve ilgilendiği ortaya çıkacaktır. Bugün ‘Türkiye’nin Afrika’da ne işi var?’ diyenlere taa o senelerden bir cevap olacaktır bu yazılanlar. Yine rapora bakacak olursak adı zikredilen ülke ve şehirler; Türkmenistan, Bakü, Yenisey, Fergana… Buralar Türk-Turan coğrafyalarıdır. Bugün gerçekleşen pek çok hadisenin sebeplerini rapora bakarak taa o zamandan çok daha iyi anlayabiliyoruz. Türkiye bunların hiçbirine kayıtsız kalmamış özellikle askeri birimlerce gerekli çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar elbette göz önünde, göstere göstere yapılmamıştır. Bunu özellikle bir kere daha tekrar ediyorum. Evladım, bu devlet büyük işler başarmıştır, şunu bil ki muhtemel bir nükleer harbin önlenmesi için çok fazla bedel ödemiş ve gayret göstermiştir.

Şimdi gelelim konuşmamızın en can alıcı noktasına. Artık bizim çağımızın başladığını söylüyorsak, bu çağa göre planlarımızı devreye sokacağız demektir. Çağın kurallarına göre oyun kuracağız, hareket edeceğiz.” diyerek koltuğuna yaslandı. Başını koltuğa dayadı gözlerini tavana dikti. Ben de not almayı bıraktım, onu izlemeye koyuldum. Her şey bir sessizliğe büründü. Zaman durmuştu sanki. Ben de iyice heyecanlanmış, söyleyeceği şeye dikkat kesilmiştim. Eskici Amca doğruldu ve gözlerimin içerisine bakarak konuşmaya başladı:

“Eren’im, Türkiye, bir şeyi, bir bilgiyi belki de çağların en büyük gücü nükleer enerji ötesi alternatif maddeyi bulmuştu. Bulmak yeterli değil; korumak,  saklamak da çok önemliydi. Irak ve Libya petrol rezervi en çok ülkelerin başında geliyor ama bunu kullanabiliyorlar mı, bu zenginliği değerlendirebiliyorlar mı? İşte demek istediğim bu, elinde olması yeterli değil, korumak ve yararlanmakta çok önemli. İlgili raporda, nükleer enerji uranyum ya da alternatif madde, diye kodlanan işte budur! O senelerden beri, görünmeyen çok büyük bir güç olarak Türkiye buna sahiptir. Türkiye bu yeni enerji gücüne sahiptir. Zaman zaman medyada bu bilgi, çeşitli isimlerle, örneğin ‘erke’ diye ya da başka söylemlerle anılsa da çok daha çok büyük bir güçtür. Ve bu Türkiye’dedir, Türklerindir. Cern’de yapılan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nın şemasına ve resimlerine bir göz at. Kilometrelerce uzunlukta yapılmıştır. Şimdi bir de o senelerde yayınlanan rapordaki fotoğrafa göz at. Ankara ve Kıbrıs mesafesi kadar bir bezelyenin (nükleer güç çekirdeği) teorili anlatım ve çizimine.” diyerek kitapçıktan şekilleri gösterdi ve konuşmasına kaldığı yerden devam etti: “Bugün Cern çalışmalarının ve bu uğurda pek çok suikastın nedenini göreceksiniz. Turan coğrafyasının ve yeni kurulacak Türk Birliği sisteminde bu alternatif nükleer enerji ötesi enerji ve bilginin Türk çağında ne kadar gerektiği ve yeni bir çağın açılmasındaki Türk sembolü olacağı açıktır.
 
 
 
 CERN Büyük Hadron Çarpıştırıcısı: İki şeklin benzerliklerine dikkat!

 

 

 
 
 
 
 
 
 

Bu enerji nedir? Nerededir?

Yüce Türk Devleti ve ordusunun himayesinde, Türk milletinin geleceği için bekletilmektedir.

ABD’de seçimler yapıldı. Joe Biden’in seçilmesi tekrar dünya gündemine nükleer sembolleri çıkarmıştır. Geçen yıl konuşmaya başladığımız nükleer konusu önümüzdeki dönem artarak devam edecektir.  Fosil yakıtların kullanımının tarihe karışması, nükleer enerjiyi daha güçlü  gündeme getirecektir. Çevre hareketleri daha da önem kazanacaktır.  

The Economist’in Haziran-Temmuz 2020 ve 2021 yılına ait kapaklar 

Bu alternatif enerji, nükleer enerji ötesi olduğu için süper güç kavramını Türkiye ve Türkler üzerine çevirecektir. Her ne kadar süper güç teriminden hoşlanmasak da biliriz ki bir Türk dünyaya, Türk’ün enerjisi de (alternatif enerji) tüm enerjilere bedeldir.

Bunların konuşulacağı günler yaklaşmıştır. Artık çağın kurallarına göre hareket edeceğiz.” dedi.

Yüzüne bir gülümseme yayıldı. Gözleri parladı. Mutluluğu her halinden belli oluyordu. Rahatlamış bir vaziyetteydi, sanki senelerdir sakladığı sırrın yükünden kurtulmuştu. Ya da bana öyle geliyordu. Ben ise duyduklarımdan sonra ne yapacağını bilemez haldeydim. Bunlar ne harika bilgilerdi ve öğrenmek ve yazmak bana nasip olmuştu.

Eskici Amca elindeki kitapçığı bırakarak diğer bir belgeyi eline aldı. Bana göstererek: “O dönemin gazetelerinde Sovyetlerin boğazları nükleer güçle vuracağı propagandaları sıklıkla basında yer alıyordu. Buna mukabil Türk Devleti pek çok plan ve stratejiyle tedbirini almıştı. Tıpkı bugünkü dünya konjonktüründe gerekli strateji ve tedbirleri uyguladığı gibi.” dedi.

 
 

Eskici Amca kitapçığın ve gazetenin fotoğraflarını çekmem için bana verdi. Hemen oracıkta işaretlediği yerlerin resimlerini cep telefonumla çektim.

İçim içime sığmıyordu. Öğrendiklerim beni allak bulak etmiş ve bir kez daha Devletimle gurur duymuştum. Boşuna değildi:

“Ne Mutlu Türk’üm Diyene!” sözü.

Author: Admin13

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir